Ala Dergisi Bana Ne Söyledi?

Dergilere göz atıp, biraz utana sıkıla aralarından birini aldım. İtiraf etmeliyim ki o an elimde Ala dergisini görenlere, tıpkı evlilik programını “araştırma” amaçlı izlediğimi not düşme ihtiyacı duyduğum gibi, dergiyi sosyal araştırmacı hallerimden doğan bir merakla aldığımı söyleyebilmeyi diledim. Şimdi kütüphanede etrafımı sarmış ciddi ciddi ders çalışan onlarca sosyal bilim öğrencisinin arasında olmanın bana sağladığı (öz)güvenli alanda, rahatlıkla Ala dergisi hakkında düşündüklerimi yazabilirim.

Elimdeki sayı Eylül sayısı. Arka kapakta (nedense hep önce oraya bakarım) ‘Türkiye’nin ilk nanoteknolojik eşarbı’ reklamı var. Nanoteknolojik örtünme nasıl olur diye düşünmek beni epeyce eğlendirdi. Sonra ön kapağa geçtim. Kapakta başı örtülü güzel bir kadın. Derginin sloganıyla da burda tanıştım: “Güzel yaşam tarzı dergisi”.

Kemalizmin projeksiyonundaki dindar/başörtülü kadına karşın, Türkiye’de müslüman dindarların da çeşitli ve dönemsel olarak dönüşen başörtülü kadın projeleri vardır. Küçük yaşlardan beri aklım dindar bir ailenin kızı/dindar bir kadın olmaya yüklenen anlamları sorgulamayı seçti. Bunu erken yaşlarda öğrenmemin sebebi, gündelik hayatımda geçtiğim patikaların, ideolojik kategorilerle hiçbir şekilde örtüşmüyor olması olsa gerek (zaten kimin öyledir ki?). Sanırım 80lerden 90lara, hatta 2000lere uzanan yıllarda bu proje içinde dindar kadında “olması beklenen” özellikler şunlardı: Vakur, kararlı, hanım hanımcık, prensiplerine bağlı, namuslu, büyüklerine saygılı, kibar, bakımlı, dikkat çekmeyen, temiz, parfüm kullanmayan, sigara içmeyen, başarılı, çalışkan ama uzun vadeli kariyer hedefleri olmayan… Bütün bu tutarsız sıfatlar içinde hep çok tutarlı olmakla kafayı bozmuşumdur. Proje ne olursa olsun, ve de ne kadar tutarsız saiklere dayanırsa dayansın, beklenen şey çok tutarlı olmaktı. Sanki dünyanın tüm tutarsızlıklarının kimyasal çözümü, içine kadını tutarlı bir elemente dönüştürüp karıştırmakla mümkünmüş gibi…

Elle, Vogue, Cosmopolitan gibi dergilerin yıllardır görmezden geldiği ‘müşteri’ kitlesi büyüdü, görünen o ki zenginleşti de. Tabii bunun da ötesinde dindarların ‘kadın’ projesi güncellendi. Parfüm, makyaj, eklektik giyim yarzı, tüketim… Kısacası demek istediğim, güzel yaşam tarzı dergisi Ala, son yıllarda gözlemlenen bir dönüşümü görselleştirmiş. Daha çok tüketen müslümanlara yeni görsel ürünler sunulmuş. Dikkat çeken önemli bir husus da şu ki, başörtülü kadınlar artık sadece giyinen, kuşanan, tüketen değil, aynı zamanda görsel kültür içinde tüketilen birer nesne haline gelmişler. Kadın bedeninin nasıl tüketim nesnesi olduğuna dair yazıp çizenlere de yeni bir yazma mecrası açılmış.

Ancak bana kalırsa hikayenin bir başka boyutu da var. Dergiye ‘cadde’ dosyası içinde poz veren genç kadınlara baktım. Yüzlerine baktım. 20li yaşlarının başında genç bir kadın olmanın ne demek olduğunu hatırlamaya çalıştım. Pahalı markalardan özel tasarlanmış kombinasyonlar filan giymediğim, ama ne giydiğime dikkat ettiğim, satın alırken beğenerek aldığım kıyafetlerimin, başörtülerimin toplumun önemli bir kesimi için iğrenç, komik ve mide bulandırıcı bulunduğu duygusuyla yaşadığım zamanları… Ailemin içinde fazlasıyla özgüvenli bulunan bir genç kadın olarak okulda ve sokakta, tüm direnişime rağmen aşınan özgüvenimi… Sanırım Ala dergisine poz veren kadınların gözlerinde, tüketim kültürüne daha sıkı sıkıya yapışarak da olsa, kendilerini sokaktaki “diğerlerinden” farklı kılan bu berbat duyguları görmedim. Bu benim için, hem bir kadın olarak, hem başını örten bir kadın olarak, hem de bir araştırmacı olarak salt olumsuzlayamayacağım, eleştirsem de bunu dindarların/dindarlığın yozlaşması gibi basit bir yanılsama içinde yapamayacağım bir dönüşüm.

Bu iki noktayı beraber düşünürsek, Cosmopolitan dergisine poz veren kadınların gözlerinde ataerkil toplum tarafından yüzde yüz olumlandığını hissettiren o bakışla, Ala dergisindeki kadınların gözlerindeki özgüveni artık benzer bir analitik düzlemde anlayabiliriz. Her iki derginin afiliye olduğu toplumsal projeler, söylemler, önkabuller farklı olsa da (ne kadar farklı olduğu önemli bir tartışma konusudur), kadın bedenini nesneleştiren ataerkil kültürden beslendiklerini söylemek için çok dolambaçlı analizlere lüzum kalmadı. Türkiye’de Ala ve benzeri dergilerin piyasaya çıkışıyla görsel kültür bize bütün bedenini örtse de, çıplak poz verse de kadın bedeninin hep ataerkil bir arzuya konuştuğunu, bu arzuyu çerçeveleyen ideolojinin kimi zaman özgür yaşam, kimi zaman güzel yaşam tarzı diye ‘pazarlandığını’ söyleyebiliriz.

 

Analizlerle uçarken dönüm kendi gündeliğime de bakayım. Dolabımı her açtığımda, dışarı her çıkacağımda neyin üstüne ne giyeceğim, ne zaman ne kadar makyaj yapmam uygundur, vs. üzerine düşünmediğim tek gün yok. Bundan bir kadın olarak kaçmak çok kolay değil. Eh, çok da tutarlı olmamı beklemeyin. Hiç sevmem… Bütün bunları yazarken bir yandan da yazının önceki kısımlarında yazdığımı düşünüyorum: bu görsellik ataerkilliğin, nesneleşmenin, metalaşmanın ötesinde benim ve bütün bu kadınların öznelliği hakkında ne söyler? Bu soruyu cevaplamak o kadar da kolay değil aslında.

Son olarak not düşmek isterim ki, başını örten kadınların böyle bir dünyası hiç yokmuş gibi davranmak yerine, bunun artık görsel kültür endüstrisine eklemlendiğini görmek lazım.   Bunu eleştirecek önemli bir kitlenin yanında, tüketecek de önemli bir kitle var. Tutarlı olmak istediğim bir konu varsa o da şudur: bu dergiye yönelteceğim/altına imza atacağım eleştirilerin fazla  iddialı, farklılıkları bulanıklaştıran ve tektipleştirmek isteyen projelerden beslenmemesi…